|
Dilin kemiği
05-09-2008 01:22
Gamze AKDEMİR
-İşe evlerimizdeki iktidar anlayışından girişmişsiniz, kitapta birkaç baba örneği var; dahası iktidar duygusunu takside, lokantada, değişik yerlerde bilinçli, bilinçsiz yaşayan başka örnekler de var. Onları minik öykülerle aktarmışsınız'- Kitaptaki örnek babaların adı Yusuf Bey ya da Yusuf Amca, özellikle seçtiğim bir ad değil, herkesin çevresinde, evinde, apartmanında, sokağında, okulunda başka başka Yusuf Amcalar, Melahat Teyzeler var. Babanın iktidarını özellikle birkaç örnekle verdim; çünkü 1980'den sonra kesin ve açık biçimde Türk İslam sentezinin resmi ideoloji olması, inanca sarılan iktidarların kadına bakışı, ana ve babanın, dahası kız ve erkek çocukların eşit koşullarda olmadığı evleri çoğalttı.Babalar, abiler yani erkek, artık kesinkes tek iktidar sahibi. İktidar 'eril' bir kavram sanki. Görüntü bu, gidiş de bu doğrultuda. Erkeğinin izni olmadan çiş bile yapamayan analar, doğallıkla kendisinin ya da çocuklarının birçok isteğini, yalanını, yanlışını saklamak zorunda kalıyor. Babadan tırtıklanan paralarla, istekler gizlice karşılanıyor. Yalan ve aşırma erken yaşta başlıyor; özendiricisi de ana babalar' Bu tür aileler, şu ya da bu yolla mal mülk edinme, doğru ya da yanlış olan ortak çıkarlar çevresinde öylesine kenetleniyorlar ki' Benim vurgulamak istediğim şu; kendi evinde yalana, yanlışa alıştırılanlar, günün birinde siyasete girebiliyor. Bir ülke hazinesi, taşı toprağıyla onlara emanet ediliyor. Bu yaşa dek gördüklerim şu; kendisine yarayacak bir karış toprak, üç kuruş fazla kazanç için her yolu kullananlar, ülke topraklarını satmak için insanüstü çaba harcıyorlar. Elbette tersi olanlar da var; yazık ki bunlar gittikçe azalıyor. Bunlar için yaşamın başka alanlarında olduğu gibi, siyasette de şans kapısı kapalı. Çünkü onların yolunu açacak siyasal oluşumlar yamalı bohça gibi' İşte öykücü kimliğimle, gözlemlerime dayanarak sıraladığım öykücüklerle politikacıların hangi ortamlarda, hangi dile ve eylemlere alıştırılarak yetiştiğini anlatmak istedim. Bu öykücükler hem gülünç, hem de acıklı'
SAĞ DİNE, SOL KISIRDÖNGÜYE'
- Sağ ve solun hatalarını ortaya koyan da bir kitap elimizdeki' En temel hatalar bağlamında sağ ve solu değerlendirdiğinizde ilk kalemde ne/neler yer alıyor?- Doğrusunu isterseniz benim, sağ ile solun yanlışlarını ortaya koymak gibi bir amacım yok. Bu beni aşar; ben yazarım, dilciyim. Ancak dilci kimliğimle iki kesimin kullandığı dili de izliyorum. Sağ, daha doğrusu dinsel baskınlığı olan kesim yükselirken, sol neden bir kısırdöngü içinde diye, hepimiz düşünüyoruz. 6-7 yıldır senlibenli konuşma dilini ya da argoyu doğalmış gibi kullanan bir iktidar var; başbakan eleştiri alınca, ben halkımın dilini kullanıyorum diyor. Çok doğru, gerçekten de halkın dilini kullanıyor. Halkın evinde ve sokakta kullandığı dil, çoğunca bu. Kitapta bunun örneklerini verdim. Kaldırımda yürüyorum, arkamdan gelenler ya da önümdekiler, bağırarak ve sövgü sözcükleriyle, argoyla beleyerek konuşuyorlar. Bu insanların eğitimden aldığı payı, daha doğrusu pay alamadığını biliyoruz; eğitimin niteliğini de. Eğitimin niteliğinin ne denli düştüğünün en somut kanıtı dile yansıyan görüntü; vekillerimizin mecliste nasıl konuştuğunu örnekledim kitapta. Tutanaklara geçen konuşma biçimi ve sözcükler, sokaktakiyle büyük ölçüde benzeşiyor. Kitapta var, vekillerin ağzından kaçan sövgü sözcükleri; aslında incelik olsun diye ağızlarından kaçan diyorum. Vekillerin çoğunun doğal hali bu, bilgisi görgüsü bu kadar, diye düşünüyorum.
...! PARDON!
- Bir de 'Yanlış anlaşıldım' diyenlere tepki gösteriyorsunuz'- Hangi partiden oluşu beni ilgilendirmiyor; beni ilgilendiren, ulusun en yüce kurumu olan TBMM'ye göndererek ülkeyi emanet ettiği insanların ağzına geleni söyledikten sonra, 'Yanlış anlaşıldım' demesi. Bunu, halkı küçük görmek, halkla alay etmek olarak niteliyorum.Olur mu, 'Şeyini şey ettiğimin şeyi' diyeceksin, sonra 'Yanlış anlaşıldım' özrüne sığınacaksın! Yanlış anlaşılmayı anlatırken, hiç istememe karşın, 'Yanlış Anlaşılma Kıvırtmasının Yerleşmesi' gibi bir başlık kullandım. İnanın bu, 'kıvırtma' sözcüğünün yerine başka bir şey bulmakta zorlandım; çünkü yapılan eylemi en iyi, en açık ve doğru biçimde bu sözcük anlatıyordu. Bu davranış biçimi yeni değildir, AKP iktidarından önce başlamıştır. Ta, '40'lı yıllara gitmek gerekir. Tek parti döneminde, TBMM'ye az sayıda milletvekiliyle giren Demokrat Parti'nin gözdesi Adnan Menderes, 1946'nın bütçe görüşmelerinde CHP'yi kıyasıya eleştirmiş; bu eleştirilere yanıt vermek için kürsüye gelen Başbakan Recep Peker, 'DP adına Adnan Menderes'in sesinden kötümser ve psikopat bir ruhun, mariz bir ruhun karanlıklar içerisinde...' diye konuşmaya başlayınca, en önde Celal Bayar olmak üzere, bütün DP'liler kürsüye koşmuş, başbakanı susturmak istemişler.DP'li milletvekili Emin Sazak, 'psikopat' sözcüğünü iyi duyamamış, 'Bize pis köpek dedi arkadaşlar. Bize pis köpek dedi. Gidelim. Terk edelim' diye bağırmış. DP'liler meclisi terk etmiş. Başbakan Peker; yanlış anlaşıldığı izlenimi verecek bir açıklama yapmış, 'mariz'in, 'Türk adabında bir hakaret kelimesi' olmadığını söylemiş. Sonradan çok sık duyduk, böyle suyuna tirit 'Yanlış anlaşıldım' açıklamalarını'
'SOL'UN DİLİ YETERSİZ'
- İktidar 'ne demektir'in bilindiği sanılan, aslında tam bilinmeyen tanımı da açımlanıyor kitabınızda... Evet, sorum da bu? Tam anlamıyla ne demektir iktidar? Bu tanım ülkemize, özellikle Demokrat Parti döneminden bu yana, dünyadaki genel uygulanışından farklı olarak nasıl uyarlanmıştır?- Bu kavramın ülkemize özgü bir kullanım alanı var; dünya için kesin yargıda bulunamam; başbakan sıklıkla, 'Haddinizi bilin!' diyor, haddimi bilirim. Benim gözlemlerime göre iktidar, halk açısından hâlâ tam anlaşılmış bir kavram değildir. Çünkü halk, seçtiği insanların kendini temsil ettiği bilincine erişemedi. Bunda özellikle de solun yanlışı, eksikleri daha çok. Aslında sağı temsil edenler, çoktan beri iktidarı elde tutuyorlar. Böyle bakınca halkın onları ve onların temsil ettiği iktidar anlayışını daha iyi anladığını düşünebiliriz. Çünkü sol, sosyal demokrat kesim, halkın dünkü korkularını silme konusunda anlaşılır bir dil kullanamıyor. Bir ara Bülent Ecevit bu dili yakalar gibi oldu; solunu, bağışlayın sonunu getiremedi.İnsan kimi konuları, kavramları kendisi içselleştirememişse, bunları toplumun bütün kesimlerine inandırıcı bir dille aktarması olanaksızdır. Üstelik toplumun büyük kesiminin belleğinde sola ilişkin dünkü korkunç yalanlar duruyor; sosyal demokrasideki 'sosyal'in 'toplumla ilgili, toplumsal' demek olduğunu açıkça anlatamayan bir solumuz var.Solun kimi saygın adları ve bağlı oldukları siyasal oluşumlar, öyle bir dil kullanıyor ki, dinleyen bütün halkın sağlıklı bir eğitimden geçtiğini sanırsınız. Halkın kendilerini anlayamadığı gerçeğini de bildiklerinden, solun da sıklıkla ya da gerektikçe, sağın söylem ve davranış biçimlerini kullandığına tanık oluyoruz.Örneğin hem sağın, hem solun inanç ve köken ayrılıklarını öne çıkaran söylemlerini ve buna dayalı eylemlerini son derece tehlikeli buluyorum. Bu yoldan iktidar arayışı, yurttaşlık ve yurtseverlik bağlarını yağ gibi eritiyor. Kısaca söyleyeceğim şu, sağ ya da solu temsil edenler bile iktidar kavramını içselleştirmiş değil. Kullandıkları dile bakarak benim yargım bu. Kimse kızmasın.
'HALK AKP'Yİ DE ANLAMADI'
- Gelelim günümüze' Kitapta bugünü anlatan örnekler daha çok. Yurttaşlar AKP'yi daha mı iyi anladı, yoksa bunları da bir deneyelim mi dedi? Nasıl bir arayıştı bu?- Kuşkusuz bu soruya yanıtım da dilci kimliğimle olacak. Bana göre halk, AKP'yi de yeterince anlamış değil. Bunu anlamak için sokakta, pazarda, dolmuşta, aklınıza gelen her yerde fırsat yaratıp insanlarla konuşuyorum. Seçimlere birkaç ay varken iktidardan yakınan, ağlayan onca insan, nasıl oluyor da aynı partiyi büyük bir çoğunlukla yeniden iktidar yapıyor?Bu sorunun yanıtını verecek olan ilkin soldur, sosyal demokratlardır. Halk onlardan gerekli açıklama ve eylemi göremediği, ortaya atılan savları yeterince anlayamadığı için en duyarlı noktasına dokunanı, yani inancını ve duygularını okşayanı kendine yakın buluyor. Yıllardır imam hatiplere takılı durumdayız; ama ben bugüne dek soldan, özel-resmi binlerce okul imam hatiplerden farksızdır, diyen birini görmedim. Ders kitaplarını satır satır irdelemeyen, öğretmen yetiştirme koşullarını yeterince bilmeyen, sokaktan uzak bir sol olabilir mi? Solum diyen, salt seçim zamanında değil, bütün zamanlarda ilkin eğitim-sağlık-hukuk konularına egemen olmalı. Yurttaşların inanç, köken ve dünya görüşündeki ayrılıkların nasıl körüklenip kötüye kullanıldığını anlatmak önce kime düşer? Ne yazık ki yurttaşın, uzun zamandır alıştırıldığı, aradığı tek bir şey var; günü kurtarmak' AKP de günü kurtaran söz ve eylemleriyle çoğunlukta olmayı beceriyor.
LAF YOK, İCRAAT VAR!
- AKP'nin icraattan kastı nedir? Laf yok, 'icraat' var tavrındaki ince(!) ayarlarının yurtseverlere faturasını nasıl yorumlarsınız? Kitabınızın tümü aslında bu soruya yetkin bir yanıt niteliğinde ama burada henüz okumayanlar adına bir genel değerlendirme yapmanızı rica ediyorum'- Bugünkü iktidarın söz ve eylemleri arasında büyük çelişki görmüyorum; dervişin fikri-zikri uyumu sürüyor. Kafalarının içinden geçen, amaçları neyse, konuşma ve eylemleri de bu doğrultuda. Başbakan sık sık açılışlar yapıyor, laf değil iş ürettiklerini belirtiyor. Üretilen işten halk ne ölçüde yararlanıyor; bence halkı üretilen işle değil sözle doyuruyorlar. Alanlara toplanan binlerce insana, o gün için başka, seçim öncesinde başka şeyler sunuluyor. Bir TV'de görmüştüm, dağıtılan şapka, düdük ve yiyecekleri kapmaya çalışan, açılışa getirilen ünlü türkücüyü görmeye çalışan bir adam, orada ne yapıldığını bile bilmiyordu. Onun için açılış yapan partinin pek de önemi yoktu; o hem eğleniyordu, hem de başı ve midesi için bir şeyler kapıyordu. En acısı, kendisine yöneltilen soruların hiçbirine yanıt veremiyordu; çünkü sorulanı anlamıyordu. Açılan 'entegre tesis' neydi, yurttaşın ne işine yarayacaktı; bilmesi olanaksızdı, bilmesi de gerekmiyordu. Açılan 'tesis' zaten özeldi; iktidara yakın bir aile şirketinindi; o yurttaşın o günkü kazancı uzaktan gördüğü, milyarlar karşılığı sahne 'alan' türkücü ve birkaç kişiyi ezerek kaptığı şapka, düdük ve küçücük bir bisküvi paketiydi. Bunlarla küçük kızını sevindirecekti. İşte icraatın yurttaşa yansıması; siz buna ister fatura deyin, ister kazanç' Yurttaş bu ayrımı yapacak durumda mı?
BAŞBAKANIN NOKTALARI'
- Bir de icraatların hangi doğrultuda olduğu malum ama ya laf! Ağzı olan artık konuşmuyor da üstelik' Küfrediyor! Argo ya da argoya yakın bozma sözlerle haşır neşir olduk/oluyoruz! Başbakanın koyduğu üç nokta olayı belleklerde' Bu nasıl bir psikoloji ve taktik sizce?- Bugünkü iktidar, sizin de belirttiğiniz gibi sıklıkla 'Laf yok, icraat var' diyor ve sıklıkla 80 yıldır yapılmayanları yapmakla övünüyor. Daha da ileri gidip halkın 80 yıldır, hiç iyi bir şeyle karşılaşmadığını söylüyor ve belleği karartılan halkı inandırıyor. Sözünü, emekten-emek karşılığı kazanımdan arındırıp bir bakıma sadaka diyebileceğimiz katkılarla eylemli kılıyor.Önceden söyledim; günü kurtarmaya bakan işsiz aşsız, eğitimsiz bırakılan halk, iktidarı kutsallaştırıyor. İktidar buna sığınıyor. Gözlemlerime dayanarak söyleyeceğim: Pek çok insana sordum, küreselleşmenin ne olduğunu bilen yok gibi; gülünç yanıtlar bile alıyorsunuz. Ama iktidar sıkıştı mı küresel baskıdan, zorunluluktan dem vuruyor. Bugünün iktidarı ve yandaşlarının yarattığı birtakım kavramlar var; örneğin laikçi' Kendileri gibi olanlar milliyetçi, olmayanlar ulusalcı' Bu iki kavramı kendi icraatları için kullanan iktidar ve yandaşları, halkın duygularını kaşımak için özellikle bunlar üzerinde oynuyor. Koskoca bir profesör hiç sıkılmadan, 'laikçi' diyor, ulusalcıları 80 yıl geride kalmakla suçluyor. İktidar yandaşı bile olsa, bir profesörden beklenen, bu gibi kavramların yanlışlığını dile getirmesidir. Bence laikçi, ulusalcı gibi sözcükler, iktidar yandaşlarının ağzında argolaşmıştır. Bir başbakan, kimseyi azarlayamaz, kimseye 'Al ananı git' diyemez, argo sözcük kullanamaz. Yanlışlıkla mı yapıyorlar; hayır! Yanlışlık, dil sürçmesi bir olur, iki olur. Bunu, yurttaşı gıdıklamak için bilinçli yapıyorlar. Sonunda hep 'mazlum' oluyorlar.
İÇİKTİDAR, DIŞİKTİDAR
- Yurttaşlar nasıl uyutuldu? Amacım AKP'yi övmek elbette değil; ama yiğidi öldür hakkını yeme derler ya, o hesap, 'Allah için' hangi konularda uyanık davrandılar? - Bu kitapta iki kavram ürettim; içiktidar ve dışiktidar diye' 1940'lı yıllarda başlayan, 1950'de iktidara kazık çakan Türk Devrimi karşıtlığı, 1970'li yıllarda Türk İslam senteziyle beslenip bilenmeye başladı. 12 Eylül de geçmiş sağ iktidarların yarım kalan bütün düş ve eylemlerini tamamladı. Solu budadı. Solun tek temsilcisi gibi görülen Atatürk'ün kurduğu CHP, 1950'den sonra tek hedef durumuna getirildi. Ne yazık ki CHP de bu süreci iyi değerlendiremedi, kendini yenilemek için gereksinimi olan aydınlardan uzaklaşıyor. Bu arada eğitim sistemi, akıl almaz bir hızla kötüleştirildi, Türk Devriminin anlamı ve amacı eğitim sisteminden parça parça kazındı. Ülkenin zenginliklerini, ulusal değerlerini bilinçli olarak kullanıp evrensel değerlerle harmanlamak yerine, her açıdan dışa bağımlı politikalar benimsendi ve savunuldu. Borçlana borçlana dışiktidarların kucağına düşen içiktidarlar, kendilerini korumak için kuyruklu yalanlarla halkı avuttu, kandırdı, sömürdü. 1940'larda yuvarlanmaya başlayan bir kartopu 1980'den sonra iyice büyüyerek hepimizi ezen bir çığ oldu. Aslında iktidar sarhoşluğuyla ayrımında değil; ama bugünkü iktidar da bu çığın altında.
DİLİNİ DEVŞİREN (!) MEDYA
- 'Medya' denmesini de sevmiyorsunuz; basın hükümetle baştan beri nasıl bir ilişkiyi tercih etti? Bunu nasıl dile getirdi?- Evet, bizim basın yayın kendine 'medya' der olunca, doğallıkla dilini de değiştirdi. Sözcükler açısından değil yalnızca; anlaşılır olmak konusunda da basının ciddi sorunları var. Bugün basın yayınla iktidar zaman zaman çok iyi anlaşıyor; zaman zaman karşılıklı yanlış anlaşılmaya sığınıyor. Ne ki iktidarın artık basın desteği araması gerekmiyor, kendi basını var. Demokrat Parti döneminde yaratılan besleme basın kavramı, iyice renk ve boyut değiştirdi. DP dönemindeki bu ilişkileri okuyup bugünle karşılaştırmak isteyenler için en önemli kaynak Cüneyt Arcayürek'in kitaplarıdır. Bugün iktidar-basın ilişkilerinde 'besleme' eylemi, her açıdan karşılıklı beslenmeye dönüşmüştür. Yine siyasiler gibi söyleyelim, elbette 'bir kısım basın' için' AKP'nin kapatılması ve Ergenekon savlarıyla birlikte TV'lere çıkan ve yansızlığı bırakıp açıkça AKP avukatlığı yapan kimi gazetecilerin sözleri, suçlamaları, övgüleri karşısında şaşkına dönüyorum. Sözlerin doğruluğu, yanlışlığı açısından değil, kullandıkları dil ve biçemleri açısından. AKP'li biri, Türk Devriminin travma yarattığını söyledi; ısrarla yanlış anlaşılmadım dedi. Türkçe bilen herkes bu AKP'li yetkiliyi doğru anlamışken, bir gazeteci TV'ye çıktı, gülünç duruma düşmeyi göze alarak bu sözlerin çevirisini yaptı. Burada acı olan şu, iktidarın da yandaşlarının da tek yanlı okumaları, tek yanlı dinlemeleri' İşte iktidar basın ilişkisi bu boyutta. Bu ilişkinin daha gerisinde ne var, bildiğim işler değil. Beni en çok kızdıran başka bir konu, basının abartıcılığı'
ÇİĞLİK'
- Turgut Özal dönemine ilişkin değerlendirmelerinizde var yer yer' En bariz benzerlikler ve ayrılıklar nasıl sıralanıyor günümüzde'- Bence Özal, siyasete her açıdan pervasızlığı getirdi. Gelişigüzel giyim kuşamdan tutun, ağzına geleni söyleme biçemi Özal'la birlikte 'doğal' davranış gibi algılanmaya başladı.80'lerin sonunda Bulgaristan'la bir sorun yaşandığında Özal,'Onlara Bulgar domuzu diyorlar. Alırız döve döve alırız. Hiçbir halt yiyemezler. Jivkov sallanıyor aslında. Bastırıyoruz. Burunlarından fitil fitil getireceğiz. Jivkov'u masaya oturtacağım. Kafasına vuracağım. Merak etmeyin, ümüklerine basa basa alacağız' gibi şeyler söylüyordu; haklı da olsa, bu biçemin yanlış oluşu pek irdelenmedi. Bu biçem, AKP iktidarıyla daha da pekişmiş durumda. Örnek mi, Bülent Arınç'ın sözleri' Sayın Arınç bir yetkiliye, ''Sen bir defa saygılı ol, haddini bil. Öyle bilmem nerelerden çıkar gibi laf etme. Ben senin gibi yalancı somun pehlivanı değilim. Ben 20 seneden beri burada siyaset yapıyorum. Senin yaşın kadar benim siyasetim var' diyebiliyor.Onun politikada geçirdiği yılların uzunluğu değil, bu yıllarda politikanın onu hangi kazanda pişirdiği önemlidir. Dahası pişirip pişiremediği' Bence bu işte bir çiğlik var.- Son olarak, 'İktidar Benim Ne İstersem Söylerim' başlığını neden seçtiniz, bunu sorup teşekkür edeyim...- Dün, bugün ya da yarın; kim, nerede iktidar olursa olsun, ne istediğini söyleyebilir, ne de istediğini yapabilir. Dayakçı kocanın, bencil babanın; sinik, eğitimsiz ananın iktidarı neyse, halkın çıkarını kendi çıkarının önüne geçiren siyasal iktidar da odur. Dayakçı kocaya da dur diyebilmeliyiz, laik, demokratik bir cumhuriyetin temel değerlerini, zenginliklerini çar çur eden siyasal iktidara da' Bunu iyi anlatabilmişsem, ne mutlu bana'gamzeakdemircumhuriyet.com.trİktidar Benim Ne İstersem Söylerim!/ Sevgi Özel/ Cumhuriyet Kitapları/ 187 s.
35 defa okundu.
Habere Yorum Ekle |