son dakika Erdoğan’ın Saadet korkusu - Gökçek ile TV programına katılmam - Hamas’a değil bebelere bomba - Çerkezler de yayın istedi - Okay'dan gündeme ilişkin açıklamalar
Kısa Kısa Tanıtımlar

05-09-2008 01:22

Ersun ÇIPLAK

Rüyalar, ilkel çağlardan günümüze gizemini korumuş ve araştırmacıların kafasını karıştırmıştır. Nerede okuduğumu tam olarak hatırlamıyorum ama bir araştırmacı Afrika yerlilerinin rüyalara gerçek hayattan daha büyük önem verdiğini ve birbirlerine iyi rüyalar görmeleri için iyi dileklerde bulunduklarını anlatıyordu. Öyle sanıyorum ki mitolojide rüyaları aydınlatan kâhinlere verilen önem buradan kaynaklanmaktadır. Teiresias kimlere yardımcı olmamıştır ki: Oidipus, Odysseus... İşte bu gizemdir ki kimi zaman Freud, Jung ve Fromm gibi ruhbilimin öncüleri; kimi zaman Rilke ve Valery gibi şairler onun cazibesine kapılıp araştırmalarını bu alanlarda yoğunlaştırmışlardır.

İRADE VE CESARET

Ancak rüyaları anlamlandırabilmek için her şeyden önce belirli bir irade gösterilmesi; yatağın yanında bir not defteri ve kalem bulundurulması ve yeri gelince uykudan feragat edilmesi zorunludur. Anlaşılacağı gibi, rüyalarımızı bir psikoanaliste aktarmak yerine kendimiz yorumlamak istiyorsak, yalnızca sembolleri çözümlemek ve bunun için zaman ayırmak yetmeyecektir. İşte Adorno, tüm entelektüel veriminin yanında buna da zaman ayırmış biridir. Hem de bunu, rüyalarının başkalarının eline geçmesinden ve mahrem hayatının açığa çıkmasından herhangi bir çekince duymadan yapmıştır. Cüretin bu kadarı' Peki, bu cüreti göstermesi bizi neden şaşırtmaktadır? Bilinçdışı içerik, demiştik. Bilinçdışı içerik yalnızca, kodlanmış cinselliği değil, gizil eğilimleri, bastırılmış içeriği; saldırganlığı, yalnızca yaşamı korumaya yönelik olanı değil, yok etmeye, öldürmeye yönelik sadist-mazoşist saldırganlığı da kapsamaktadır. Yani toplumun onaylamadığı yönelimleri' Bu nedenledir ki, rüyalarımız yüzümüzün, kişiliğimizin, ruhumuzun görünmesini istemediğimiz yanının kendine ya da bilinçdışına has sembollere dönüşerek serbestçe dolaştığı bir alandır. Antisosyal yanımızdır. Ancak rüyalarımız nasıl kaydedilmelidir; tam anlamıyla uyanmadan henüz rüyanın etkisindeyken mi, yoksa tam anlamıyla uyandıktan sonra aklımızda kaldığı şekilde mi? İşte bu nokta da Adorno ve Benjamin aynı görüşte değildir. (s. 67-87) Adorno'ya göre rüyalar aç karnına kaydedilmelidir. Öyle sanıyorum ki Adorno'nun bu cüretini ortaya çıkaran bu tercihidir. Kitaplarında hiç de geneleve gidecek biri gibi durmamasına rağmen rüyalarında gördüğünü kaydetmekten çekinmez: 'Rüyamda kendimi Paris'te, beş parasız buldum; ama çok şık bir genelev olan Maison Drouot'ya gitmek niyetindeydim'' (s. 9) Hele ki bir kadına hükmedecek bir karakter olarak hiç düşünmemişizdir onu ama, 'Kadınlar, salonun yanındaki bir odaya gidiyorlar, soyunmalarını söylüyorum. Emrime itaat ediyorlar' (s. 12) diye yazmıştır. Elbette kitap okunduğunda görülecektir, Adorno'nun rüyaları biraz da Hitler ve yaşanan süreç nedeniyle kâbuslara dönüşür: 'Rüyamda çarmıha gerileceğimi gördüm.' (s. 15) Yahudi kökeninden dolayı Yahudilere yapılanlar bir şekilde kendi özünü tehlikede hissetmesine neden olduğu söylenebilir. Çünkü yaşanan gerçekliğin rüyalara yansımaması mümkün değildir: 'von Saalbeck: Amorbach'taki Yahudi olmayan veteriner.' Bay Wald bu ifadeyi antisemitistlerin, asimile olmamış taşra Yahudileri'nin hâlâ kullandığı yabancı sözcükleri kullanırken takındığı o gaddar teklifsizlikle kullanıyordu. Tutumu hakkında şüpheye yer yoktu: şöyle devam etti: 'Elbette o zamanlar SA henüz silahlanmamıştı.' (s. 17) Savaşın neden olduğu yıkım arttıkça, huzurlu uyku yüzü görmek imkânsızlaşmaktadır: 'Babamla Londra'dayız; hava saldırısı alarmları çalmaya başlıyor.' (s. 17) '25 Kasım 1942' başlıklı rüya, savaşın biteceğine dair bir umudu da açığa vurmaktadır: 'Hitler'in çöküşünden sonra' (s. 19) Aynı zamanda otorite sembolünün arketipik anlatımı da söz konusudur. Mesela '25 Kasım 1942' başlıklı rüyada bu görülür. (s. 19) Şiddet bazı durumlarda Nazilere yöneliyor: 'Bir arenada benim emrim üzerine çok sayıda Nazi idam edilecekmiş.' (s. 26) Ancak bazı durumlarda şiddeti kendine yöneltiyor: 'idam edilecekmişim. Bu sefer bir domuz gibi.' (s. 27) Savaşın sonu, 'Öğleden sonra radyoda Eisenhower'ın Almanları silah bırakmaya davet ettiği duyurulduktan sonra uyudum (') Beni fazlasıyla mutlu eden, bir rüyaydı' (s. 33) sözlerinde olduğu gibi bir rahatlamaya işaret ediyor gibi görünse de bu doğru değildir. Yaşananların izinin silinmesi mümkün değildir çünkü. İnsan bir kere bunu yapmıştır. Bir daha olmamasını kim garanti edebilir. '14 Temmuz 1945' başlıklı rüya ise öç duygularını açığa vurur niteliktedir. Adorno kurbanların antifaşist olup olmadıklarını bilmediğini söyler ama metal yeşili renginde büste benzeyen atletik yapılı gençler, Hitler'in istediği gençlik tipine uygunluk göstermektedir. Ve onların yok oluşunun karşısında Adorno'nun hiçbir şey hissetmemesi ve hatta ereksiyon halinde uyanması bu şekilde açıklanabilir. (s. 33) Bu arada rüyalarda kimi zaman eşcinsel içerik de kendine yer bulmuştur: 'Onun masa damı olarak belirlenmiş bir kadın gibiyim.' (s. 41)

BİR DÖNEMİN RÜYALARI

Her ne kadar bunlarda Adorno'nun bireysel yaşamına dair izler olduğunu vurgulasak ve bunları gözlemlesek de rüyaların kaydedilmesinin altında yatan neden bence bambaşkadır. Çünkü Adorno'nun kaydetmeye yönelik isteğini doğuran ve kaydetmesine neden olan çok önemli bir şey vardır. Dönemin gerçekliklerinin göz önüne getirilmesi Rüya Kayıtları'nın ortaya çıkmasındaki itici gücü çok daha iyi değerlendirmemizi sağlayacaktır. Rüya Kayıtları, bir sanat akımı olarak ekspresyonizm'in ortaya çıkış koşullarından ayrı düşünülemez. Çünkü insan, artık eski insan değildir. Artık 'ben' demesi bile büyük bir sıkıntıya neden olmaktadır. Çünkü 'Adorno'yu asıl dehşete düşüren şey insanların bürokratik olarak yok edilmesi değil, bireyin geleneklere uygun bir şekilde azap çekmesidir.' (s. 82) Onun asıl niyeti sanatı bile biçim adı altında belirleyen toplumdan kurtulmaktır. Aslında rüyalarıyla koşullardan kurtulmaya yönelik umudunu canlı tutmuştur. Rüya Kayıtları/ Theodor W. Adorno/ Çeviren: Şeyda ÖZTÜRK/ YKY, 2007/ 88 s.

Devletlerarası ve Hükümetler Dışı

Uluslararası Örgütler

Gülsüm KINIKOĞLU

Uluslararası ilişkiler öğretisinde ele alınan konunun zenginliği ve zorluğu, kaynağın da bir bakıma belirsizlik göstermesine, çoğu zaman okuyucunun isteklerini karşılayamamasına neden olmaktadır. Kaynakların bir kısmı okuyucuya geniş ansiklopedik bilgiler sunmaktayken, günümüzde artan bir biçimde ansiklopedik bilgiler daha az yer tutmaya başlamakta, analitik metinlere daha geniş yer verilmekle birlikte, okuyucu düşünmeye ve yorum yapmaya teşvik edilmektedir. Hasgüler ve Uludağ'ın birlikte ele aldıkları Devletlerarası ve Hükümetler Dışı Uluslararası Örgütler adlı eser de okuyuculara önemli bilgiler vermekle birlikte, onları düşünmeye ve yorum yapmaya davet etmesi açısından detaylı, analitik bir çalışma olarak değerlendirilmelidir.Günümüzde uluslararası örgütler 'savaş ve barış' çerçevesinde yalnızca büyük teşekküllere yer verilerek açıklanmamalı, uluslararası ilişkilerde karşılaşılan süreçlerin önemli birer aktörü olarak ele alınmalıdır. Bu çerçevede ele alınan kitap, sadece Birleşmiş Milletler gibi büyük, devletlerin iç hukukunda da önemli yansımaları olan küresel örgütleri tanımlamakla kalmayıp birçok başka bölgesel ve hükümet dışı örgütü de çalışma kapsamına alarak değerlendirmesi bakımından büyük önem taşımaktadır.

ÖRGÜTLERİN OLUŞUMU

Değerlendirilen kitabın birinci bölümü dünya sisteminde uluslararası örgütlerin oluşumunu ele almaktadır. Barış arayışının eski çağlardan beri var olduğu, Roma Cumhuriyeti'nin liderliği altında oluşturulan gönüllü ittifaklar birliği örneğiyle ortaya koyulmuştur. Bu birlik, ileri bir tarihte 1618-1648 yılları arasında süren ve 'otuz yıl savaşları' olarak adlandırılan Avrupa din savaşlarının Westfalya ve Viyana Kongreleri ile sona ererek, yeni bir denge ve birlik sisteminin oluşturulmasıyla devam ettirilmiştir. İlke olarak devletler arasında dengeye dayalı bu sistemi, 19. yy'da kurulmaya başlanan ve ele alınan kitapta da ayrıntılarıyla incelenen, ulaştırma, teknik, siyasi ve ekonomik amaçlı uluslararası örgütlerle, ilk uluslararası sivil örgütlenmeler izlemiştir. Birinci bölümde aktarılan konular tarihsel olarak süreklilik arz etmekte ve ayrıntılı bir biçimde okuyucuya aktarılmaktadır.

MİLLETLER CEMİYETİ VE BİRLEŞMİŞ MİLLETLER

Kitabın ikinci bölümü Birinci Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde kurulan Milletler Cemiyeti ve İkinci Dünya Savaşı'nın arkasından kurulan Birleşmiş Milletler'e ayrılmıştır. Milletler Cemiyeti'nin incelediği sorunlar bölümünde Musul ve Hatay Sorunları'nın alt başlık olarak incelenmesi, Türkiye'nin 1930'lardaki dış politikasına ayna tutması açısından da oldukça önemlidir. Birleşmiş Milletler'in incelendiği bölüm ise oldukça ayrıntılı ve öğreticidir. Birleşmiş Milletler yalnızca oluşum süreci, hukuksal yapısı ve organları etrafında açıklanmamış, müdahalede bulunduğu bölgesel nitelikli uluslararası sorunlar da detaylı olarak incelenmiştir. Örneğin, Birleşmiş Milletler'in Filistin Sorunu karşısında geliştirdiği tavrın yanı sıra, sorunun ilk kez nasıl ortaya çıktığı, bölge devletlerinin tepkileri ve diğer uluslararası örgütlerin politikaları da aynı zamanda incelenmiş, okuyucuya sorun hakkında detaylı bir çerçeve oluşturulmuştur. Aynı bilgilendirme Birleşmiş Milletler'in Afrika, Güneydoğu Asya, Kıbrıs ve diğer bölgelerdeki müdahalelerinde de gözlemlenmektedir.

BÖLGESEL NİTELİKLİ ÖRGÜTLER

Üçüncü bölümde bölgesel nitelikli uluslararası örgütler incelenmiştir. Başlık altında ele alınan örgütlerden özellikle NATO ve Avrupa Birliği uluslararası politikada oynadıkları önemli rol açısından büyük önem taşımaktadırlar. NATO'nun kuruluş amacı ve örgütsel yapısı dışın da, günümüzde geçirmiş olduğu evrimde ele alınmaktadır. Ülkeler arasında yaşanan nükleer silahlanma yarışı, Kuzey Kore ve İran'a Birleşik Devletler başta olmak üzere NATO üyesi ülkeler tarafından nükleer silahlarında artışa gitmemeleri yönünde yapılan baskılar, NATO'nun günümüzde oynadığı stratejik rol üzerine de bilgi sahibi olmamızı sağlamaktadır.Hükümetler dışı uluslararası örgütlerin incelendiği dördüncü bölümde sivil toplum kuruluşları tarihsel olarak ele alınmakta, günümüzde küreselleşme senaryosunun önemli birer aktörü olarak değerlendirilmektedirler. Bölüm yalnız birçok hükümet dışı örgütün kuruluş amaçlarını özetlemekle kalmayıp aynı zamanda örgütlerin devletlerin dış politikalarında oynadıkları rol üzerine okuyucuyu düşünmeye ve yorum yapmaya sevk etmektedir.Sonuç olarak, Hasgüler ve Uludağ'ın beraber hazırladıkları Devletlerarası ve Hükümetler Dışı Uluslararası Örgütler adlı kitap okuyucuya örgütler hakkında geniş bir bilgilendirme sunmakla beraber, ülkelerin dış politikalarına ve birbirleriyle olan ilişkilerine de ışık tutması açısından oldukça önemli bir eserdir. Devletlerarası ve Hükümetler Dışı Uluslararası Örgütler/ Mehmet Hasgüler, Mehmet B. Uludağ/ Alfa Yayınları/ 734 s.

Eşikte

Gültekin EMRE

Ali Teoman, yeni romanı Eşikte'yle, yine özgün bir kurguyla çıkıyor okurun karşısına. İç içe geçmiş, sımsıkı bir anlatım. Rahat ve apaçık bir dil, ama çetin bir kurgu, o nedenle çok dikkat istiyor kitabı anlamak, dayandığı felsefeyi kavramak için.

DÜŞ VE GERÇEK

Uzaklardan gelen mektup üzerine, kirası bir yıllığına ödenen ve boş tutulan daireye gelen ve ölenin 'kardeşi' olduğunu söyleyen adamla başlıyor, Eşikte. Kitap, 'Düşün gerçeğe, gerçeğin düşe dönüşmesine' tanıklık eden yerde. 'Düş ve anı parçacıkları'yla bezeli. 'Önemsiz gibi görünen küçük ayrıntılar, kızdan ve ondan başka hiç kimsenin anlayamayacağı, hiçbir anlam veremeyeceği bölük pörçük imgeler...' Adam neden gelmiştir bu eve? Ne aramaktadır kızın evinde? 'Bilmediğim ve belki bundan sonra da bir daha hiçbir zaman bilme fırsatını yakalayamayacağım şeyleri aramaya, bulmaya, öğrenmeye geldim. Kopuk kopuk sözcük ve görüntü dizelerinden oluşan, karmaşık, içinden çıkılmaz, yolları yalnızca hüzün ülkesinin sonsuz boşluğuna açılan bu dev bilmeceyi çözmeliyim.' Aslında onun aradığı, kadının 'teninden yayılan o eşsiz doğal koku'dur. Şu ince ayrıntılara da bir göz atalım iç gıcıklayıcı iç çamaşırlarını, giysileri, zarif ayakkabıları bir yana bırakıp: 'Duvara asılı kâğıtlar': 'İşte şurada karakalem insan figürü eskizleri, şurada herhalde tez çalışması için yaptığı konu ayrımını gösteren şema, şurada güneşli bir günde parkta arkadaşlarıyla çekilmiş bir fotoğraf, onun hemen yanında kısa dizelerden oluşan şiirleri, öte tarafta okuduğu romanlardan çıkardığı özetler, kimi kitaplardan beğenerek not ettiği bölümler, sözlükten karşıtlıklarını arayıp yazdığı tuhaf kelimeler, önemli düşünür ve yazarların isimlerinin sıralandığı listeler...' Oysa kadın, bu son noktaya gelmeden önce 'kimseyi haberdar etmeksizin birden ortadan' kayboluvermiş, etrafındakiler de bu duruma şaşırıp kalmıştır. 'Esrarengiz oradan kayboluş'un devamı İsviçre'de yeniden hayata dönüş gibi olur ve orada orta yaştaki bir adamla birlikte yol alır kendi sonuna doğru. (Bu ortadan kaybolan kız mı gerçekten?) Aslında kimin sonudur sonlanan? Adamın mı? Kadının mı? Kadının izini sürenin mi? Kadının odasını altüst eden adam kimdir? Kadının (kızın değil mi?) mektuplarını, günlüklerini okur onun gizini çözmek için. Giz çözülecek de ne olacak? Ortada ne miras sorunu vardı heyecanlı bekleyişlere neden olan, ne de başka bir şey. Yine de ortada bilinmesi gereken, bulduklarını çantasına tıka basa dolduran adam için, bilinmesi gereken bir şeyler vardır ortak geçmişlerine ilişkin, sonra bu şeylerin ne kadarı ortaya çıktı, işte bu meçhul. Meçhul olmayan ise kadının güncelerindeki şu cümlelerdir: 'Senin hakkında neler düşündüğümü, seninle niçin beraber olduğumu, seni neden terk ettiğimi ve daha da önemlisi 'eminim ki hiçbir zaman anlamayı başaramadığın gibi- benim aslında nasıl birisi olduğumu hep onlarda bulacak ve okuyacaksın. Yalnız senin gözlerin için yazdım çünkü bu günceleri: Olanları ve olacakları bilesin diye... Ve sen, sevdiğim, nefret ettiğim, her an ayrıldığım, her an birleştiğim, en yumuşak ve en acımasız, en yakın ve en uzak, sonsuzcasına kaçtığım ve dönmeye zorunlu olduğum sen' dedikten sonra şu yakıcı cümleler de belleğime kazınıyor depderin: 'Gerçeğin yalana, yalanın gerçeğe dönüştüğünü, zaman ve mekân duygusunun sekteye uğradığını, geçmişle geleceğin birbirine karıştığını, gece ve gündüzün sınırlarının ortadan kalktığını, söylenenlerin söylenmeyenleri anlattığını, aydınlığın karanlığa aktığını göreceksin.' Kızın aradığı bir parça huzurdur aslında ve yukarıdaki satırları yazdığım adam ise ona huzur vermemiş midir acaba? Adam kızın tüm evrak-ı metrukesini yakıp yok ediyor, geçmişin izlerini siliyor böylece. Yazarın araya girdiği yerlerden birinde '...bizim yalnızca imgelemimizde yarattığımız bir roman kahramanı o.' (Kız) İsviçreli adamın ve 'Hareketli, neşeli, uçarı bir Alman sarışını' kızın öyküsüne burada değinmeye gerek yok, hele onların cinsel uyumlarının ayrıntılı ele alınmasının yeri değil burası. Falcının söylediklerine de değinmeyelim, Anaksagoras'ın öğretilerini uzun uzun anlatmanın da yeri değil. Ruh üzerine ve ruhla bütün arasındaki ilişki arasında kurulan felsefi önermelerin ayrıntılarını da okura bırakalım. Ruhun bir düşünce olduğunu, 'olsa olsa bedenimizin bir uzantısı' olduğunu söylemekle yetinelim kısaca. Sonra, 'İstanbul'da bir deniz kıyısı.' (Emirgân olabilir)miş. Garip kılıklı bir adamla bir kız. Bir süre tartışıp konuştuktan sonra: 'Biri ak biri kara iki noktaya dönüşen siluetleri gitgide ufalır, bulanıklaşır, sönükleşir ve nihayet bütünüyle yok olur.'

KİTABIN SONU...

Geldik mi bu kitabın da sonuna. Her şeyi söylemeden şöyle bitebilir sözümüz: Adam, 'yine uzun bir yolculuk dönüşü eve geldiğinde, çok uzaklardaki yabancı kentlerin anıtlarını, yapılarını, caddelerini, meydanlarını gösteren, donuk ve cansız, ucuz kartpostallar' bulur kapısının altından atılmış. Kendi el yazısını tanıyor bir süre sonra, 'Gözlerinin önünden bir sis perdesi' kalkınca birden anlıyor, 'bunca zamandır aslında yalnızca kendi izini sürdüğünü ve kendi adresine imzasız mektuplar yollamaktan başka bir şey yapmadığını.'Sıcak, sımsıkı, ayrıntılara boğulmamış bir dil ve merakı diri tutan bir kurgu. Aşk, kopuş, kendini sorgulama, hayatın ve geçmişin anlamı... Eşikte. Başka ne olabilirdi ki bu romanda, aşkın eşikte bir yaşamı imlediğini gözlerimizin önüne sermekten başka? Eşikte/Ali Teoman/Roman/ Sel Yay./ 2008/ 122 s.

Sıkmabaşın Başağrısı

Kerim EVREN

Orhan Erinç, Türk medyasında bir 'serinkanlı otorite'dir. Onun yazıları, kılı kırk yaran titizlikte bir araştırmacı gazeteciliğin, 'yüzde yüz haksız'ı eleştirirken bile kullanacağı sözcükleri kendi 'İstanbul efendisi' imbiğinden geçirerek seçen, adalet duygusu üst düzeyde gelişmiş bir 'kalem erbabı'nın ürünüdür.Günümüzün 'bir kısım medya'sında; ucuz hamasetin, baştankaralığın hatta düpedüz oportünizmin nasıl at oynattığı düşünülürse Erinç ve onun gibi 'kamu vicdanının sesi' bir avuç yurtsever gazeteci'yazarın değeri daha iyi anlaşılır.

OLMAYACAK DUAYA AMİN

Erinç, Cumhuriyet'te sürdürdüğü köşe yazılarından, artık ülkemizde açıkça 'siyasal simge' yapılan 'sıkmabaş'ı (türban) konu alanları bir kitapta topladı. 'Sıkmabaşın Başağrısı' adlı kitap, iktidar partisi AKP'nin sıkmabaşı, özellikle bilim yuvası üniversitelere sokma serüveninin, 'olmayacak duaya amin' deme anlamına geldiğini gözler önüne seriyor. Anayasal kanıtları ve ulusal'uluslararası yargı kararlarıyla'Soruna tarihsel bir görüngeden (perspektif) bakan Erinç, tesettüre ve çarşafa ilk yasağı getiren kişinin , sıkmabaş yandaşlarının ne hikmetse 'Ulu Hakan' diyerek baş tacı ettikleri Padişah II. Abdülhamit olduğunu (Reşat Ekrem Koçu'nun Osmanlı Tarihinde Yasaklar, adlı kitabını kaynak göstererek) aktarıyor. (sayfa 57)

ÇEYREK YÜZYILLIK ISRAR NEDEN?

Erinç'e göre, sıkmabaşın Türkiye Müslümanlığında, Osmanlı dönemi de dahil, en fazla otuz yıllık bir geçmişi var. (sayfa 127)Hazreti Muhammet'ten sonra ortaya çıkmış pek çok yeniliği 'bid'ad', yani sonradan konulmuş diye yok sayan dinci çevreler, sıkmabaşı ikirciksiz benimsiyorlar.Günümüz Türkiye'sinde sıkmabaş tartışmalarının başlangıç tarihi, 20 Aralık 1982. Yani, bu yapay sorunun çeyrek yüzyılı aşan bir geçmişi var. Anılan tarihte yayımlanan YÖK genelgesi, üniversitelere sıkmabaşla girilmesini yasaklıyor. Ardından türlü tarihlerde alınan Danıştay ve Anayasa Mahkemesi kararlarıyla yasak sürüyor. Bu arada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), bir başvuru üzerine Danıştay'ın şu tarihsel görüşünü 'onaylıyor':'Başörtüsü, masum bir alışkanlık olmaktan çıkarak kadın özgürlüğüne ve Cumhuriyetimizin temel ilkelerine karşı bir dünya görüşünün simgesi haline gelmektedir. Davacı, yükseköğretim düzeyinde eğitim gördüğüne göre, bu ilkelerin Cumhuriyetimizi kuruluşunda da korunmasındaki önemi bilmesi gerekir.'Bilindiği gibi, son olarak da Anayasa Mahkemesi, 5 Haziran 2008 tarihinde aldığı kararla, üniversitelerde sıkmabaşı serbest bırakan anayasa değişikliğini iptal etmişti.Orhan Erinç, günümüz 'ulema'sının 'Türkiye'nin 9'uncu sıradaki sorunu' demesine karşın sıkmabaşın ısrarla ilk sıralara taşınmasının olası nedenine dikkat çekiyor:'Türkiye'de sıkmabaş konusuna ilgi gösteren yaklaşık 3 milyon oy var. 3 Kasım'da AKP, bu oyların büyük bölümünü Saadet Partisi'nin (SP) elinden, verdiği sözlerle almıştı. Yaşadıkları panik de bundan kaynaklanıyor.' (sayfa 66)

İŞİNE GELİNCE ATATÜRK'E SIĞIN

İktidarın, bir yandan Anadolu Aydınlanmasını sağlayan devrimlerini 'travma' olarak nitelendirdiği Büyük Önder'i bile işine geldiği zaman 'kullanmaya' yeltendiği görülüyor. İşte, bu çabalarını sıkmabaşla ilgili olarak da sürdürenlere Erinç'in yanıtı :'(') Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım ile eşi Latife Hanım'ın da başları örtülüymüş. İlk cumhurbaşkanının eşi ve annesi örtülü olunca, 11'inci cumhurbaşkanının eşi de örtülüt olabilirmiş.İki yönlü bir haksızlık var.Atatürk'ün annesi ile eşinin başları örtülü ama birbirinden farklı. Zübeyde Hanım'ın örtüsü, geleneksel başörtüsü. Yemeni ya da eşarpla yapılan örtünme.Siyasal bir simge olan sıkmabaşla ya da yerleşen şekliyle türbanla da bir ilgisi yok.Latife Hanım'ınki ise kendine özgü bir şekil.Her ikisi de verilen örneğe uygun düşmüyor.Haksızlığın bir başka yönü ise Türkiye Cumhuriyeti anayasalarını birbirinden ayırmamaktan kaynaklanıyor.Latife Hanım'ın Atatürk'ün eşi olduğu dönemdeki anayasada 'Devletin dini İslamdır,' yazıyor. Yürürlükteki anayasada ise laiklikten söz ediliyor.Laiklik kavramı kapsamında, (hadi alışılmış şekliyle söyleyeceğim) türban konusunda da Anayasa Mahkemesi'nin, Danıştay'ın ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararları var. Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme, yargı erklerinin yanı sıra özel ve tüzelkişileri bağladığı da ayrı bir anayasa hükmü.' (sayfa 116)

'GERİYE DÖNÜŞ ARZULARI'

Kitabın bir başka bölümünde de yine belli çevrelerce ilk anayasamıza ilişkin olarak yapılmaya çalışılan 'kandırmaca' daha ayrıntılı biçimde ele alınıyor:'İlk Cumhuriyet anayasasının (1924) 'Devletin dini İslamdır,' kuralını vurgulamakla başlayarak laiklik ilkesinin anayasaya 5 Şubat 1937 tarihinde girdiğini söylemek, son günlerin modalarından biri oldu.Amaç, Türkiye Cumhuriyeti'nin 14 yıllık süreçte laik olmadığını söyleyerek, laikliğin Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyetin 'olmazsa olmazı' sayılamayacağı görüşüne yandaş toplamak ve tartışmayı yaygınlaştırmak.Oysa ortada önemli bir yanılgı var. Laiklik ilkesi anayasaya 1937 yılında girmiş ama daha öncesinde 10 Nisan 1928 günü yapılan anayasa değişikliği var. Bu değişiklik, anayasanın 1937'de yapılan değişikliğinden de önemli. Çünkü laiklik ilkesi anayasaya Cumhuriyet Halk Partisi'nin ana ilkelerini simgeleyen 6 oktan biri olarak girmiş. Diğerlerini de anımsayalım: Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Devrimcilik.Ancak tanım olarak 1937'de konmasına karşın Türkiye Cumhuriyeti'nin laik olduğunu kanıtlayan değişiklik, yukarıda da belirttiğim gibi anayasadan dinle ilgili hükümlerin çıkarılması ile gerçekleştirilmiş. Nedense laiklik karşıtları bu gelişmeyi atlayıp geçiveriyorlar. Çünkü amaçlarının önünde bir engel oluşturuyor.' (sayfa 58)

'50'YE YAKIN ANAYASAL ENGEL VAR'

Kitaptan, Atatürkçü, laik Türkiye Cumhuriyeti'ni sıkmabaşa dolaştırma niyetini sürdürenleri, bu sevdadan vazgeçmeye çağıran bir başka bölüm (sayfa 136):'Anayasayı herkesten iyi bilenlere (!) söyleyecek bir söz olmayabilir. Türbanı her kadının başına bağlama isteğini gerçekleştirebilmek için anayasada 50'ye yakın maddenin değiştirilmesi gerektiğini kendi anayasa uzmanları söylüyor.Herhalde bu maddeler arasında, anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbirinin, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak ve insan haklarına dayalı demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamayacağını belirten 14'üncü madde de yer alıyordur'. (')Eski cumhurbaşkanlarından biri, 'Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz!' demişti.Aslında neler neler olur.Tıpkı, şu fıkradaki gibi (sayfa 152 ' 153):Eski zamanlarda ahşap evlerin istenmeyen konuklarından biri de farelermiş. Ak sakallı bir dedenin, gece yatarken sakalının üzerinden fare geçivermiş. Adamın sabah kalktığında ilk işi sakalını kesmek olmuş. Pırıl pırıl tıraşlı halini görüp de yadırgayanlar, dedeye takılmışlar:- Keşke sakalını kesmeseydin. Alt tarafı bir fare geçmiş, ne olur?Dede, bilgece yanıtlamış:- Bir kereyle kalmaz, diğerlerine yol olur. kerimevrengmail.comSıkmabaşın Başağrısı/ Orhan Erinç/ Cumhuriyet Kitapları/ 260 s.

153 defa okundu.


Habere Yorum Ekle

In depth reviews and articles. Find all the gambling related information you need at Pro360.com


Tüm Yorumlar

Yazarlar

İkbal Cengiz

Yitirilen Değerler
. İkbal Cengiz
. Ebru Kocagöz
. Gülru Gencer
. Çağlar Akay
. Hamit Bayçın
. Birgül Avdan
. Bülent Pınarbaşı
. Haluk Tatver
. Özgün Kaplama
. Cem Büyükçakır
Çok Okunanlar
Akp Medyası Neden Böğürüyor?
Türkiye, Bilkent Üniversitesinde okuyan 7 genç için ağlıyor....
. Murat Karayalçın Tuzağa Düştü
. Başlamadan ayakkabıyı yedi
. Asker Darbe Yapar mı?
. Vakit Rezilliği
. Unutma
. Küçükkuyu’da köpekbalığı
Çok Yorumlananlar
Akp Medyası Neden Böğürüyor?
Türkiye, Bilkent Üniversitesinde okuyan 7 genç için ağlıyor....
. Murat Karayalçın Tuzağa Düştü
. 7 Gence çirkin iftira
. Gazze’nin ilacı
. İçki içen 3 kişiden biri öldürüldü
. Faşist Dayanışması
. Asker Darbe Yapar mı?
Anket
Chp Esenyurt Belediye Başkanı Kim Olmalı?
Gürbüz Çapan
Bülent Kerimoğlu
Selahattin Korkmaz
Ahmet Oruçoğlu

Künye © 2007-2008 Tüm hakları saklıdır. Sitemizin haberlerine yapılan yorumlardan sitemiz sorumlu değildir.



Dünya | Siyaset | Güncel | Ekonomi | Spor | Sağlık | Bilim | Kitap | Kadın | Makaleler | Magazin | Medya | News
Otomotiv | Sinema | Ege | Kültür-Sanat | Eğitim | Şans Oyunları | Yaşam | Chp | Yorum-Analiz | Gazete Yazarları

Tüm Haberler - Yayın Akışı

Basın ve Yayın

In depth reviews and articles. Find all the gambling related information you need at Pro360.com