Türkiye dış piyasalarla iç denge arasında sıkışmış durumda;
- Ekonominin uzun vadeli makro dengelerinin sağlanması için kurun yükselmesi gerekiyor; bana göre dolar 2 TL’nin üstüne, sevgili dostum Özer Ertuna’ya göre 3 TL’nin de üstüne çıkmalı.
Bu sayede ihracat artabilsin, ithalat kısıtlanabilsin, yerli sanayi ve hizmetler nefes alsın, dış açık sıfırlansın, hatta 18 yıl öncesinde olduğu gibi artı’ya geçebilsin.
- Gel gör ki içine sürüklendiğimiz bataklık bunu engelliyor; sıcak para için “düşük kur güvencesi” gerekiyor, özelin ve kamunun dış borçları yüzünden reel stokun artmaması gerekiyor.
Ayrıca iç üretim, “düşük kur politikaları sonucu” dış girdilere (ithalata) bağlanmış. Kuru yükselterek ikame iç girdilere dönüş zaman istiyor. Ne hükümet, ne de iş çevreleri “bu orta vade gereksiniminin altına girmek istemiyorlar”. Elini taşın altına sokmaktan herkes korkuyor.
Bu nedenle sorunlar, bir kartopu gibi yuvarlanarak büyüyor. Ormanları, limanları, otoyolları ve bütün kamu tesislerini “özelleştirerek”, günü kurtarma yoluna gidiliyor.
- Oysa geçimlik ürünlerde ve aile bütçesinde büyük yer tutan maddelerde enflasyon oranı çok yüksek. Benzin, doğalgaz, elektrik, tarımsal gıda maddeleri, kira gibi alanlarda TL’nin reel satın alma gücü çok düşmesine karşın döviz karşısında yapay olarak değerinin yüksek tutulması, “dış mal ve hizmetlerin iç piyasayı doldurmalarına yol açıyor”.
Sistem dışsallıklarını yaratıyor
Artık öyle bir noktaya geliniyor ki akılcı iktisat politikalarını devreye sokmak giderek güçleşiyor. Kur politikasını “gerçek zeminine oturtmanın yararlı olacağını”, işin uzmanları çok iyi bildikleri halde yönetimdekiler bunu uygulayamıyorlar; iş çevreleri, gerekli politikaları savunamıyorlar.
Çünkü içine sürüklendikleri yapılanma buna izin vermiyor:
- Reel dış borç yükünü yapay olarak düşük tutmak,
- Dış mal ve hizmetleri iç üretime tercih etmek,
- Sıcak para girişini “düşük kur garantisi ile” arttırmak adeta tek seçenekleriymiş gibi ortaya çıkıyor. İşin ucu işgücü ithaline kadar gidiyor.
Uluslararası sistemin “edilgen bir öğesi gibi” sallanmaya başlıyorlar. Bu düzen kendi dışsallıklarını da üretmeye başlıyor. Bir yandan sigara içmek, öte yandan oksijen tüpü kullanmak gibi bir ikilemin içine düşüyoruz.
Hangi öncelikler?
Oysa ekonomilerin, ülkelerin kendine özgü öncelikleri vardır.
Türkiye’ninkilere bakalım;
- İstihdamı arttıracak politikalar gerekiyor.
- Dış açığı azaltacak uygulamalara şiddetle ihtiyacımız var.
- Bunların yapılabilmesi için katma değeri hızla genişletecek önlemler getirmek zorundayız.
Ve bütün bunları yapabilmek için orta ve uzun vadeli politika ve stratejilerimizin ortaya konması gerekir. Sanayici, tarım üreticisi, hizmet sektörleri önlerini görebilmeliler ve “makro planlara göre kendi mikro maksimizasyonlarını yapabilmeliler”.
Ve bütün bunları yapabilmek için orta ve uzun vadeli politika ve stratejilerimizin ortaya konması gerekir.
Sanayici, tarım üreticisi, hizmet sektörleri önlerini görebilmeliler ve makro planlara göre kendi mikro maksimizasyonlarını yapabilmeliler.
Günlük, tepkisel ve piyasaların peşinden sürüklenen uygulamalar hiçbir zaman ekonominin ihtiyaç duyduğu açılımları sağlayamaz.
Sorunlar giderek büyür ve ileride çözümün faturası daha da yükselir.
Ekonomi şimdilik kayıt dışı sermaye girişleri ve özelleştirmelerle günü geçirmeye çalışıyor. Ancak bu arada dış açık, istihdam ve paylaşım sorunları yığımlı olarak derinleşmesini sürdürüyor.
İlgililer temel sorunları teğet geçerek geçici çözümlerle işi götürüyorlar. Kimse “Kral çıplak” demek cesaretini gösteremiyor.
Ancak nereye kadar?
Bu yazı toplam 360 defa okunmuştur.