GÜNAYDIN, Türkiye, yavaş yavaş, hukuk devletini, yargı bağımsızlığını ve insan onurunu ilgilendiren bir konuya yeni uyanıyor.
Aslında, konu konuşulmuştu, tartışılmıştı, tutuklanma süresinin uzunluğunun sorumlusu diye eleştirilenler bile olmuştu.
Ne var ki, eleştirilenler hep mahkemeler, savcılar, yargıçlar oldu. Üstelik, yargıya karışmanın ve bu yüzden suç işlemenin kıyısından geçilerek. Oysa onlar, yani mahkemeler, savcılar ve yargıçlar yasaları uygulamakta, yasalar çerçevesinde iddianame yazmakta, suçlananları yargılamakta ve haklarında hüküm vermekteydiler.
Yasaları önerenlere, onaylayarak yayımlayıp yürürlüğe sokanlara dokunan olmadı.
Neden acaba?
Hukuka, adalete, yargıya, kutsal insan haklarına saygı yerine, politikaya ve onun başlıca amacı olan iktidara saygı mı?
Neredeyse iki hafta önce,19 Kasım günü bu sütunda yazılanları kısaca anımsatmakta yarar var: İstense, bütün hukuk devletlerinde olduğu gibi, bugünün Türkiye’sinde de tutuklamanın gereklerini, koşullarını, “makul”, yani akla yakın, “hakkaniyet”e uygun azami süresini saptayan kurallar getirilebilir.
Anayasa değişikliğine gitmeden, şimdiki anayasayla, şimdiki Meclis sayılarıyla, şimdiki yasaları değiştirerek.
Meclis başkanının “yeni anayasa” kampanyasına halkın katılmasını sağlamak amacıyla yaptığı çağrı dolayısıyla sorunun bu yanına da değinen bir basın toplantısı yapılmış, bir bildiri yayımlanmıştı.
Toplantıya ancak bir tek televizyonun ve gazetenin temsilcisi katılmıştı. Gerisi, konuyu ilginç bulmamış ya da sorunun bu yanını vurgulamak isteyenleri önemsememişti. Sonradan bildiri bütün iletişim olanakları kullanılarak medyaya duyurulduğu halde, kulaklar sağır kesildi, bilgisayarlar yazmaz, rotatifler dönmez oldu.
Tiraj ve reyting yarışının bu yönü derin düşünmeyi gerektirecek kadar önemlidir: Toplumun bilgilenme ve haber alma hakları piyasa kurallarının ya da ideolojik tercihlerinin tutsağı olmuşlara mı bırakılmalıdır? Yoksa bu alanda da 1961 Anayasası’yla yapıldığı gibi, özerk kamu kuruluşlarına mı gidilmelidir?
Bu yazı toplam 192 defa okunmuştur.