

Yasemin kokusu
“Neden gelmedin “
“Gelmem neyi değiştirecekti?”
“Belki biraz temizlenirdin”
“Cenazemde yıkayacaklar nasıl olsa, endişelenme, temiz giderim muhakkak “
“Ölü gidersin ama. Tanrı ölü birini, üstelik senin gibi birini ne yapsın?“
Cevap veremiyor, Gülümsemeye çalışıyor... “ Eee, girmeyecek misin içeri?” cevabını beklemeden sigara dumanının içinde kayboluyor, salona yürüyor
Sare Hanım, O’nun binbir gece masallarında, sis bulutundan sonu görünmeyen bir uçuruma ya da içi türlü vahşi hayvanlar, sürüngenler, böceklerle dolu bir gayya kuyusuna düştüğünü hayal ediyor bir an ama sonra sadece holden salona geçtiğini hatırlıyor hayal kırıklığıyla. Kapıda söyleyeceklerini bir çırpıda söyleyip gitmeyi planlamışken, kapı arasının, biriktirdiği sözlerin etkisini azaltacağından ya da unutturacağından korkuyor. Cüruflu et parçaları üzerinde yürüyorcasına iğrenerek takip ediyor O’nu, dikkatle atıyor adımlarını, terk edilmiş bir gezegen gibi duran odaya bakıyor acıyarak. Duvarda birkaç zevksiz röprodüksiyon görüyor.
Yalnız öleceksin
“Yalnız öleceksin... “
“ Herkes gibi “
Geceden kalma şarap bardaklarını bir kenara itiyor, dolu kül tablasını koltuktan kaldırıp Sare’ye oturması gereken yeri işaret ediyor bu hareketiyle.
“Oturmayacağım, “
“Sen bilirsin”
Eskiden olsa belki bu çok basit cümleye gönül koyar, alınırdı Sare Hanım. Ama bazen kelimelerin acıtmaması için duyguların eskide kalmasına gerek yoktu, bir söz ya da bir davranışla bir anda eskiyebiliyordu. O, tam karşısındaki tek kişilik koltuğun ucunda oturmuş, tütünden sararmış parmaklarıyla yenisini sarıyor bir yandan. Her an kalkacakmış gibi huzursuzluk veriyor bu haliyle, tam da karşısındakinin istediği gibi. Bir an önce kalkması gerektiğini hissediyor Sare Hanım.
“O nasıl?“ diyor Sare Hanım’a bakmadan.
“O mu diyorsun Mecnun’a “
Henüz asfaltlanmış ziftle kaplı bir yoldan tüten dumanlar gibi tütüyor, içine çektiği sigara dumanını burun deliklerinden çıkarıyor soluğuyla, yanıt vermiyor...
“E, neden geldin, onu söyle sen “
“Mecnun kayıp”
Şaşkınlıkla gözlerinde yanan pırıltı, bir an tutuşup sönen köze benziyor. Işıltısını kaybediyor.
Toprak da reddeder
“Kafasını dinlemek istemiştir, takılmıştır birine “
“Nasıl bir insansın sen ? gerçekten hiç mi endişelenmiyorsun Mecnun için “
“Akıllıdır O, yanlış bir şey yapmaz, endişelenecek bir şey yok “
“Bu kadar mı ? “
“ Ne dememi bekliyorsun Sare ? Ne yapmamı bekliyorsun ? “
“Bul O’nu ... En az benim O’nu sevdiğim kadar sev, bir şeyler yap … “
“ Bir şeyler ? “
Saldırmadan önce geriye doğru yaylanır gibi gerinip, hedefine odaklanan bu yırtıcı hayvanla göz göze gelmemek için bakışlarını kaçırıyor Sare Hanım. Kötü insanların gözlerine bakamıyor uzun süredir, bakışlarını yere çeviriyor, eşyalara, tavana. Şimdi de öyle yapıyor.
“Birşeyler yapmak ha... Daha ne yapabilirim ! ben olmasam açlıktan ölürsünüz hepiniz ! Sinan Amerika’da o üç kuruşluk bursla okuyabilir mi, Mecnun çalgıcılıktan kazandığı parayla, oturduğunuz evin bir odasını bile kiralayamaz, sen...”
“Ben ... Bende bir parça gurur olsa senin yanına, ayaklarına 28 sene sonra gelip yardım dilenmezdim, haklısın,” bir an önce çıkmak istiyor o odadan Sare Hanım. Bunca yıl sonra Faruk’u gördüğü o hastane odasında insanların değişebileceğine inandığı için kızıyor kendine, aptal olduğunu düşünüyor. Kendi ayaklarıyla geldiği bu sırtlan yuvasından kaçmak istiyor bir an önce, derin nefes alıyor içindeki sıkıntıyı bastırmak için, salona sinmiş sigara kokusunun arasından bir yasemin kokusu geliyor burnuna
Aynı anda çalan kapı ziliyle kalkıyor yerinden...
“Sahi senin gibilere baba deniyordu değil mi bırak cehennemi, seni toprak bile kabul etmeyecek Faruk”.














